Makaleler

Sertleşme Bozukluğu (SB)

Sertleşme Bozukluğu (SB)

Cinsel birleşme için yeterli sertleşme olmaması ya da sürmemesi şeklinde bir sorun olarak tanımlanmaktadır ve sıklığı çok yüksektir. Çoğu erkek bu cinsel güçlüğü dönem dönem yaşar ama süreklilik kazandığı zaman SB kişisel ve ilişkisel bir kriz haline gelir. SB’ndan önce cinsellikten doyum ve zevk alan bir erkek ve eşi için bu yaşantı ileri derecede rahatsız edici olup, kaygı, kendini suçlama ve ilişkide strese neden olabilir. Giderek artan veriler, elli yaşına gelen erkeklerin yaklaşık yüzde 50’sinin sertleşme işlevinden yakındığını ve, en azından hafif düzeyde SB olduğunu düşündüğünü göstermektedir (Feldman ve diğ. 1994). Bu çok ciddi bir rakamdır.

Sertleşme Bozukluğunu Anlamak: Mitler ve Gerçekler

Sertleşme bozukluğunu anlamak ve değiştirmek için biyopsikososyal yaklaşımımızı sunmadan önce, bakalım siz ve eşiniz cinsellik ve SB hakkında neler biliyorsunuz. Aşağıdaki doğru-yanlış testini kendi başınıza tamamladıktan sonra, cevaplarınızı karşılaştırın.

İlk cinsel birleşme deneyiminde genç erkeklerin çok azı başarısız olur, ama eğer başarısız olursa, cinsel sorun hayatı boyunca sürer. Doğru Yanlış
Erkeklerin sadece yüzde beşi kırk yaşından önce bir sertleşme sorunu yaşar. Doğru Yanlış
Sigara içmek cinsel işlevselliği etkilemez. Doğru Yanlış
Kadının performansı erkeğinki gibi değilse (yani, daha fazla uyarılma olmaksızın, cinsel birleşme sırasında bir kez orgazm oluyorsa), bu, erkeğin yetersiz bir aşık olduğu anlamına gelir. Doğru Yanlış
Erkeğin penisi yumuşak durumdayken ne kadar büyükse, sertleşince de o kadar büyük olur. Penis büyüklüğü erkeklik gücünün en iyi ölçüsüdür. Doğru Yanlış
Aynı anda orgazm olmak eşlerin ulaşmayı en çok arzu ettikleri hedeftir, ve bunun için penisin çok sertleşmiş olması gerekir. Doğru Yanlış
Cinsel birleşmenin başarılı olması tümüyle erkeğin sorumluluğundadır, başarısız olması da tümüyle onun hatasıdır. Doğru Yanlış
Gerçek bir erkek herhangi bir kadınla, herhangi bir zamanda, herhangi bir durumda sertleşme elde edebilir. Doğru Yanlış
SB’nun en büyük nedeni testosteron düşüklüğüdür. Doğru Yanlış
Erkeklerin çoğu için penise yapılan enjeksiyonlar, Viagra almaktan daha kolaydır. Doğru Yanlış
Ne olursa olsun prostat ameliyatından kaçınmak gerekir çünkü her zaman iktidarsızlığa yol açar. Doğru Yanlış
SB genellikle kadının hatasından kaynaklanır. Doğru Yanlış
Viagra her zaman çok iyi bir sertleşme sağlar. Doğru Yanlış
Viagra tedavisini bırakan erkeklerin oranı yüzde 10’dan azdır. Doğru Yanlış
Yaşlanmanın normal bir sonucu olarak sertleşme kapasitesi azalır. Doğru Yanlış

Yukarıdaki ifadelerden kaç tanesini doğru olarak işaretlediniz? Aslında, hepsi de yanlıştır. Bu test tümüyle cinsel mitlerden oluşmuştur. İnsanlar ortalama olarak bu mitlerin altısının doğru olduğuna inanmaktadır. Sağlık alanında çalışanların doğru olduğuna inandığı mitlerin sayısı ortalama olarak üçtür. Eski mitler bilgi eksikliğinden ve baskıcı tutumlardan kaynaklanırdı; yeni mitler ise kâr amaçlı abartmalardan ve gerçekçi olmayan performans taleplerinden kaynaklanmaktadır.

Mitlerin ortadan kalkması zordur. Bu mitler erkek cinselliğini sabote eder ve sizi SB’nun üstesinden gelmekte başarısız olmaya hazırlar. Erkeklere ilişkin cinsel mitler, bir erkek olmanın, özellikle de cinsel anlamda bir erkek olmanın, rekabetçiliği ön plana çıkaran bir modelini temel almaktadır. Sorular sormak ya da güçsüzlüğü kabul etmek geleneksel erkek rolünün bir parçası değildir. Bu nedenle bir mite karşı çıkmak ya da birşeyi bilmediğinizi, emin olmadığınızı ya da “başarısız” olduğunuzu itiraf etmek “klas” ya da “erkeksi” bir davranış değildir. Olasılıkla dört erkekten biri, cinsel birleşmeye girmeden önce boşalma, sertleşmenin kaybolması, ya da prezervatifi doğru yerleştirememe gibi nedenlerle ilk cinsel birleşme deneyiminde başarısız olmuştur. Bununla birlikte, yaşadığı bu zorluğu itiraf etmek yerine, arkadaşlarına kadının şimdiye kadar olanların en iyisi olduğunu düşündüğünü ve seks yapmak için tekrar gelmesi için yalvardığını söyler. Bu kabadayılık gösterileri komik olabilir, ama bu, erkek cinselliğine karşı rekabetçi, performans-yönelimli, soyutlanmış, ve temelde korkuya dayalı bir yaklaşımı pekiştirmektedir. Kendinizi cinsel olarak her zaman hem kadına karşı, hem de erkek arkadaşlarınıza karşı ispat etmek zorundasınız. Partneriniz cinsel arkadaşınız değil. O performansınızı sergileyeceğiniz birisi, ve eğer başarısız olursanız, sizin yeteri kadar erkek olmadığınız yargısına varacak ve başkalarına da cinsel yönden yenilgiye uğramış birisi olduğunuzu söyleyecek.

Bilgi güçlülüktür. Siz ve eşiniz sağlıklı cinselliğe katkıda bulunan fiziksel, psikolojik, ilişkisel, ve cinsel teknikle ilgili faktörleri ne kadar iyi anlarsanız, o kadar iyi olur. Anlaşılması ve kabul edilmesi gereken en önemli kavram, cinselliğin, özellikle de sertleşme işlevinin basit değil, karmaşık olduğudur.

CİNSEL ARZU BOZUKLUĞU

Cinsel işlev bozukluğu pratikte seks terapisi ve çiftlerin terapisinde sık başvuru nedenlerinden biridir ve yaklaşık erkeklerin %20’sinde kadınların %33’ünde cinsel istek azlığı ya da yokluğu ile kendini gösterir. (laumann Palik, & Rosen, 1999). Tedavideki çiftlerin 50’den fazlası yetersiz cinsel istekten şikayetçidir. Cinsel istek bozukluğu toplumda sık olmasına rağmen neden olan birçok biyopsikososyal faktöre bağlı olarak karmaşık ve tedavisi zor bir seksüel problemdir. Örnek vermek gerekirse bireyin duygu ve inançları, cinsel yakınlık, ilişki sorunlar bazı olgularda ise aile kökenli sorunlar ve travmalar etkili faktörler arasında sayılır. Hormon dengesizliklerinin ve diğer fiziksel faktörlerin de katkısı olabilir. Ayrıca çiftlerde cinsel işlev bozukluğu ile birlikte diğer cinsel işlev bozuklukları bulunabilir (Weeks & Gambescia, 2002). Örneğin ilişki sırasında ağrısı olan bir kadının yavaş yavaş erkeğe karşı arzusunu kaybederek orgazm problemleri geliştirmesi mümkündür. Bu nedenle tedavide kısa bir protokol izlenmemeli ve tedavi kapsamlı, esnek ve çiftlere özgü olmalıdır. Cinsel işlev bozukluğu tanısı için üç kriter dikkate alınarak belirlenir: Cinsel fantezi, arzu ve cinsel aktivite isteğinde eksikliktir. Bu fantezi arzu yokluğu kişisel ya da kişilerarası sıkıntının işareti olarak görülür. Bazen arzu hissetmek isteyen ancak tecrübe edemeyenler de bireysel sıkıntı daha fazla hissedilir. Başka bir durumda çiftlerin arasında cinsel arzularda belirgin fark olması nedeni ile oluşan hayal kırıklığı ve gerilimdir. Cinsel işlev bozukluğu kişinin hayatında yasam boyu cinsel arzunun yokluğu ile ilişkili tipik bir durum olabilir. Tipik olarak bu kişiler her türlü cinsel fantezi ve kendini memnun etmekten uzaktır. Bu durum belirli durumlarda ve belirli partnerlere spesifik olabilir.

Sistemik Yaklaşım

Bu yaklaşımın amacı cinsel işlev bozukluğu tedavisine kapsamlı bir yöntem sunmaktır.

1) Her bir partnerin biyolojik ve psikososyal dinamikler

2) Çiftin ilişkisi

3) Aile kaynaklı ve geçmişte kazanılmış faktörler

Cinsel işlev bozukluğu semptomların çiftin ilişki dinamiği içinde gömülü olduğundan cinsel belirtilerin izolasyonu ile tedavi edilemez. Bunun yerine tüm bileşenlerin sistemik değerlendirilmesi ve tedavisi kabul edilir.

Bireysellik: Bireysel özelliklere çiftlerin yaşı, hormonsal özellikleri fiziksel sağlığı , cinsel işlevleri gibi pek çok faktör katkıda bulunur. Örneğin yaşlanma hormonal sistemin cinsel arzu üzerinde ki normal süreçte görülen olumsuz etkisidir. 25 yıldır sevgi dolu evliliği olan bir kadında menopoz sonrası cinsel istekte azalma görülebilir. Kişinin psikolojik gücü, sınırlamaları, değerleri, tutumları bu kategoriye dahildir. Örnek olarak bir bireyin düşük benlik saygısı nedeniyle cinsel yakınlığa kayıtsız görülebilir. Cinsel isteği kaygı azaltır. Kaygı endişe cinsel zevki engelleyebilir.

Etkileşim: Birçok ilişkisel faktörün cinsel iklime etkisi vardır. Bu faktörlere örnek olarak cinsel iştah farklılığı, kızgınlık, güç anlaşmazlıkları, seviye farklılıkları iletişim eksikliği verebiliriz. Bazen arzu eksikliği dengesiz bir ilişkinin tanımlayıcı gücüdür.

Kuşaklararası özellikler: Partnerlerin her birinin ailevi özellikleri, dini inançları, kültür özellikleri, tutumları ve değerleri farklıdır.. Sıklıkla cinsel bilgisizlik, gizlilik ve travma aile içinde öğrenilen erken sosyal deneyimlerdir. Bu bakış açısının zamanla değişmesi için çevresel ve toplumsal etkiler ışığında cinsel yakınlaşma konusunda eğitim ile düzelebilir.

Sistemik olmayan Problemler

HCIB tedavisinde önemli bir sorun tedavinin cinsellik, evlilik ve aile gibi kavramlar üzerinde parçalanarak ayrı sorunlar olarak ele alınmasıdır. Bu zorluk cinsiyet ve evlilik gerçeğinden kaynaklanır ve aile terapisi farklı bir klinik tablo olarak ele alınır (Weeks, 2004) Ayrıca bazı modellerde semptom üzerine odaklanır, cinsel zorluk tedavisi ve gelişimi üzerinde çiftlerin katkısı göz ardı edilir. Bu tedaviler sistemik olmadığı için davranışsal açıdan yetersiz kalmaktadır. Cinsel sorunlar çifti etkiler ve ilişki sorunlarına bir şekilde katkıda bulunur. Bu nedenle çift tedavinin odak noktasında olmalıdır.

Bugün cinsel işlev bozukluklarının tedavisinin tıbbi ve psikolojik olarak ayrılması tedavide başka bir engeldir. Şuanda cinsel sorunların tedavisinde farmakolojik yaklaşımlar popüler olsa da, bazı bireyler psikoterapi üzerinde ilaç tedavisi arayışına girmektedir. Sıklıkla bireyler cinsel işlev bozukluğu nedenini fiziksel olarak görerek partnerleri olmaksızın tıp doktoruna başvurur. İlaç bireyin beklediği sonuçlar getirmezse birey kötümser hale gelebilir. Sık sık ilişkisel bileşenler değerlendirilmediğinden tedavi başarisiz olabilir. Tersine birçok terapistte gerektiğinde tıbbi konsültasyonlar istemeyerek biyolojik bilgileri gözden kaçırabilir.

Ön Değerlendirme:

Cinsel işlev bozukluğu tedavisinde kapsamlı değerlendirme ilk telefonla başlar. Terapist çiftlerden hangisinin problemi olduğunu, süresini ve tedaviden beklentisini gözlemlemelidir. Bundan sonraki birkaç seansta terapist sorunun nedenleri ile ilgili hipotezler oluşturmaya baslar. İlk izlenimler, bireysel tepkileri, ilişkileri ve ortak hayatları incelenmelidir. Tedavinin erken döneminde hedefleri keşfetmeli ve çiftin beklentilerini tespit etmelidir.

Odaklanmış Değerlendirme:

Terapist cinsel ilişkiyi değerlendirme odaklı sorular sorarak çift hakkında derin bir araştırmaya başlar. 1)Ne sıklıkla seks yaparsınız?

2- Ne sıklıkla seksten hoşlandığınızı hissediyorsunuz?

3- Cinsel arzu seviyenizin çok düşük olduğunu hissediyor musunuz?

4-Ilk olarak arzunuzu kaybettiğinizi ne zaman hissettiniz? O zaman ne yapryordunuz?

5- Cinsel arzunuzu hızla mi yoksa yavaş mı kaybettiniz?

6-lliskinizin erken dönemlerinde cinsel arzunuz nasıldı?

7- Sağlığınızda bir değişiklik var mı? Kullandığınız ilaç varmı?

8- I den 10’a kadar puanlamanız gerekirse arzu eksikliğinizin seviyesi kaçtır? Seks öncesi mi? Seks sırasında mı?

9-Seks ve fantezilerinizi ne sıklıkla düşünüyorsunuz?

ARTİKÜLASYON BOZUKLUĞU

ARTİKÜLASYON (SÖYLEYİŞ) BOZUKLUĞU

Artikülasyon: Kişinin konuşma seslerini yanlış veya eksik söylemesi anlamına gelir. Konuşmaya yardımcı olan organların (ağız, dil, dişler, çene, damak, dudaklar)belirli bir şekle girerek konuşma seslerini oluşturur. Çocuğun 4 yaşına gelmesine ya da geçmesine rağmen belirli sesleri, heceleri ve kelimeleri üretmekte zorlanması ve yanlış çıkarmasıdır.

Dinleyicinin, konuşma seslerini atlamış, yer değiştirmiş, ekleme veya çarpıtma yapılmış gibi algılamasıdır. Çocuğun çıkardığı seslerin aynı yaş grubundaki çocukların seslerinden farklılık göstermesidir.

ARTİKÜLASYON BOZUKLUĞUNUN TÜRLERİ

Çocuklarda 4 değişik türde görülür. Bunlar:

  • Sesin düşürülmesi veya atlanması,
  • Ses eklenmesi,
  • Sesin değiştirilmesi,
  • Sesin bozulmasıdır.

1-SESİN DÜŞÜRÜLMESİ VEYA ATLANMASI

Daha çok küçük çocuklarda, yetişkinlerde ise daha az görülür. Sözcüğü oluşturan seslerin tümü çıkarılmadan sözcüğün söylenmeye çalışan durumda ortaya çıkar. Sözcük sanki o sözcükte o ses yokmuş gibi söylenir.

ÖRNEĞİN: Saat/sat kapı/apı havlu/avlu hayvan/ayvan

2-SES EKLENMESİ

Çocukların bir kısmı bazı sözcükleri aslında o sözcükte olmayan başka sesleri ekleyerek söyler. Ekleme sözcük başında ,ortasında veya sonunda olabilir.

ÖRNEĞİN: Tren/tiren spor/sipor saat/sahat

3-SESİN DEĞİŞTİRİLMESİ

Sık görülen artikülasyon bozukluklarından biridir. Sözcük çıkarılması güç gelen bir ses çocuğa çıkarılması kolay gelen bir sesle değiştirilir. Bazen değiştirmeler sözcük içindeki seslerin yerleri değiştirilerek de yapılabilir.

ÖRNEĞİN: Para/paya sarı/sayı (örneklerde olduğu gibi –r yerine –y sesi kullanılıyor.)

Takvim/taklim toprak/torpak kirpi/kipri kibrit/kirbit (bu ses değiştirmeleri yanlış öğrenmeye dayalı da olabilir.)

4-SESİN BOZULMASI

Sözcük oluştururken esas çıkarılması gereken ses, olduğundan başka ses çıkarılarak konuşur. Bu da konuşmayı özürlü hale getirir.

ÖRNEĞİN: Gelir/gelix/geliy ya da gelüm (-x,yöresel olarak çıkarılan bir sestir.)

Karagöz/kaxgöz/kağagöz

ARTİKÜLASYON BOZUKLUĞUNUN NEDENLERİ?

1-YAPISAL(ORGANİK) NEDENLER

  • Konuşma organlarındaki (yutak, ağız ve burundaki)bir ya da birkaç organik bozukluktan ötürü konuşma bozukluğudur.
  • Dudaklarda en çok görülen yapısal bozukluk üst dudak yarıklığıdır.(tavşan dudaklılık) Dudak sesleri olan (-p-b-m-f-v)sesleri bu durumda bozuk çıkabilir.
  • Dudaklar olağanüstü kalın ya da ince bir yapıya sahip olabilir. Dişlerin noksanlığı, düzensiz oluşu gibi nedenler çıkış yerleri dişler olan sesleri bozabilir. Dişsiz bir ağızda genellikle s, ş, f harfleri iyi çıkmaz.
  • Çenemizin yapısı ve devinim yeteneği bazı seslerin çıkarılmasında önemlidir. Örneğin: alt çenenin gereğinden fazla geride kalması, ön üst ve alt dişlerin çakışır biçimde yada ; alt ön dişlerin üst dişlerden daha öne doğru basacak biçimde oturma yapısı nedeniyle artikülasyon bozukluğu görülebilir.
  • Alt çenenin aşağı-yukarı, sağa-sola devinim yeteneği sınırlı olursa artikülasyon olumsuz yönde etkilenir.

2- İŞLEVSEL NEDENLER

  • Çocukta işitme duyarlılığındaki yetersizlik ya da işitme özrü artikülasyonu olumsuz yönde etkilemektedir. Çocuk kelimeyi öğrenmeden önce duyar. Bunun için konuşma ve işitme organının sağlıklı olması önemlidir. Aile çocukta işitme kaybı olabileceğinden şüpheleniyorsa gecikmeden Kulak Burun Boğaz (KBB) uzmanına giderek odyometrik muayenesi yapılmalıdır. Artikülasyon bozukluğu işitme engeline bağlı ise çocuğun işitme cihazı kullanması sağlanmalıdır. Aynı zamanda çocuk konuşma terapistine yönlendirilmelidir.
  • Bazı durumlarda zeka geriliği arttıkça artikülasyon bozukluğu da artar. Zeka düzeyi düşük çocuklarda zeka seviyesine göre tedavi düzenlenir. Rehberlik Araştırma merkezine (RAM) ya da hastanelerdeki çocuk ve ergen psikiyatri servisine gidebilir. Bu konuda okul, aile , okul psikolojik danışmanı işbirliği içerisinde hareket etmelidir.
  • Çocuğun duygusal bir çatışma içerisinde olması da artikülasyon bozukluğunu etkiler. Çocuğun sevgi, şefkat ihtiyacının karşılanmaması, maddi sorunlar, kardeş kıskançlığı, göç, kazalar, korkutulma gibi psikolojik problemlerin varlığı gibi. Aile problemlerin varlığını hiçbir zaman hafife almalıdır. Çocuğa ilgi sevgi ve güven ortamı sağlanmalıdır.
  • Çocuk konuşmayı işitme yoluyla öğrenir. Buna göre aile üyeleri de kelimeleri doğru ve güzel telaffuz etmeye özen göstermelidir, aileler çocuğa iyi model olmalıdır.

TAVSİYELER…

Çocuğumuzla konuşurken konuşmayı kesmemeli, yüzüne bakarak, göz temasında bulunarak, işitebildiği tonda, kısa, basit ve net cümleler kurarak anlaşılır tarzda konuşulmalıdır.

ÇOCUK VE YALAN

Yalan insanları aldatmak için uydurulmuş, gerçeğe uygun olmayan davranış veya sözdür. 5-6 yaşına kadar çocuğun yalan söyleme davranışında endişelenecek bir şey yoktur. Çünkü bu zaman kadar çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemi dikkate alınırsa gerçeklik duygusunun henüz gelişmediği bilinir. Yani çocuk doğru yanlış gibi kavramları zihninde anlamlandıramamıştır.

Çocukların hayal dünyaları çok geniştir. Yaşanmamış olayları yaşanmış gibi paylaşabilirler. Buradaki davranışı yalan söyleme davranışı olarak değil; çocukların paylaşmak istedikleri hikayeler olarak görmeliyiz. Fakat altı yaşından sonraki yalan söyleme davranışları dikkate alınmalıdır. Çnkü çocuğun bu davranışı bir oyun ya da hikaye olarak değil çocuğun yalan söyleme davranışının ailesine bir mesajı olduğu kabul edilerek dikkate alınmalıdır.

Peki ne oluyor da çocuklar kendilerini ifade ederken yalan söylüyorlar;

  • Mükemmeliyetçi beklenti,
  • Aşırı otoriter ve baskıcı ebeveyn tutumu,
  • Aile büyüklerinin yalan söyleyerek örnek olması,
  • İlgi ve sevgi eksikliğini yalanla dikkat çekerek sağlamaya çalışma,
  • Küçük yaşlarda ahlak bilincinin çocuğa öğretilememiş olması,
  • Çocuğun etrafındaki diğer çocuklarla kıyaslanması,
  • Çocuğun hayatının çok fazla irdelenmesi,
  • Çocuğun yaptığı bir yanlışta aşırı şekilde cezalandırılması gibi sıralamaya devam edebileceğimiz birçok neden çocuğu, ergeni, bireyi yalan söylemeye teşvik edebilir.

NELER YAPILABİLİR?

  • Öncelikle anne babalar çocuklarına iyi örnek olmaya çalışmalıdırlar. Çünkü çocuklar anne babalarını taklit ederler. Çocuklarınızın dürüst ve samimi olmasını istiyorsanız önce siz bu şekilde davranmalısınız.
  • Çocuğun yalan söylemesine imkan tanıyacak davranışlardan uzak durmalıyız. Yaptığı küçük bir hata karşısında çok büyük tepkiler vermeniz kendisini koruyabilmek için yalana sevk edecektir. Yapılan hatalar sonucunda verdiğiniz tepkiler yapıcı ve olumlu olmalıdır.
  • Çocuğunuzun çevresindeki arkadaş gruplarına dikkat etmelisiniz. Eğer çocuğunuz yalan söyleme davranışı arkadaş çevresinden kaynaklanıyorsa ; çocuğunuzu bu ortamdan gerekçelerini anlatarak uzaklaştırmanız doğru bir davranış olacaktır.
  • Çocuklarınızı başka arkadaşlarıyla kıyaslamayın. Yapılması gereken çocuğun kendi kabiliyetlerine göre onu motive etmeniz ve kendi kapasitesini aşan beklentilerinizi ondan talep etmemenizdir.
  • Çocuklarınıza neyin doğru hangi davranış ve hareketlerin yanlış olduğunu, dürüst olmanın insanlar için neden önemli olduğunu açıklayın. Yalan söylediği zamanlarda karşılaşabileceği durumlar hakkında onu bilgilendirin.
  • Çocuğunuz kötü bir davranış yaptı ve bunu sizinle dürüst bir şekilde paylaştı ise onu cezalandırmamalısınız. Eğer cezalandırırsanız bir daha aynı dürüstlüğü göstermeyecektir.

UZMAN PEDAGOG DESTEĞİ NEDEN ÖNEMLİ?

Anne babaların çocukların gelişim dönemiyle ilgili zaman zaman kaygıları olabilir. Çevrenin baskısı anne babanın artan kaygısı çocuklara ulaşabilecek yardımları engelleyerek süreci olumsuz etkiler.

Çocuklarımızın kendilerine has dünyalarını çok iyi tanımak gerekir. Çünkü bir davranışın problem olup olmadığına karar vermek için öncelikle çocuğumuzu bir birey olarak iyi tanımalıyız. Davranış problemleri olarak sıralayabileceğimiz; alt ıslatma, altına yapma, konuşma güçlüğü, inatçılık, kardeş kıskançlığı, mastürbasyon, korku, okul fobisi, okul başarısızlığı, saldırganlık, parmak emme, tırnak yeme, özgüven eksikliği, tik bozukluğu, yalan söyleme, yemek yememe gibi davranışların aslında anne-baba ve ebeveynler olarak bizlere mesajları vardır. Bir problem davranışın öncelikle fizyolojik temelli olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer fizyolojik bir durum yoksa bu davranışın psikolojik kökeniyle ilgilenilmelidir.

Neden mi?

Çünkü farkına bile varmadan biz yetişkinler zaman zaman kendimizi ifade ederken dolaylı yollar seçeriz. Sevgiye ihtiyacımız varken eşimize ne kadar duygusuz bir insan olduğunu söyleyebiliriz. Ya da ev içinde yüklendiğimiz sorumluluklar bizi yoruyorsa etrafımızdaki insanların yardımlarına ihtiyacımız olduğunu etrafımızdaki insanların ne kadar duyarsız olduklarından şikayet ederek paylaşırız. Yani ihtiyaçlarımız nettir, açıktır fakat ifade ederken hissettiklerimizi olduğu gibi ifade etmeyiz. Avuçlarımıza küçücük masum varlıklar olarak doğan yavrularımız yaşantılarımız yoluyla bizleri örnek alarak ihtiyaçlarını ifade etmeyi öğrenirler.

Çocuğunuzun davranış problemi ne olursa olsun, öncelikle anne baba olan siz yetişkinlere ne mesajı olduğunu düşünmek önemlidir. Sonrasında ise neden ihtiyaçlarını ifade etmek için böyle bir yol tercih etti bunu düşünmeliyiz. Çocuklarımız her şeyden önce bir bireydirler. Onların da duyguları, düşünceleri vardır. Çocuğunuzun davranış problemlerine yönelik çözüm için ilk farkındalık bu problemin çocuğun gözünden nasıl göründüğünü anlayabilmektir. Onun ne gördüğünü duyduğumuzda bu bizim çözümümüz için kazandığımız ilk anahtar olacaktır.

Gelin uzman pedagog desteğiyle problemleri birlikte yeniden değerlendirelim. Çocuğunuzun ne gördüğünü, siz anne-babaların neleri anladığını yeniden gözden geçirelim. Yaşamınıza taze bir nefes, yeni bir değer katalım; Hayat Psikolojik Danışmalıkta buluşalım

PARMAK EMME

Bebekler Neden Parmak Emer?
Bebekler beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için doğuştan getirdikleri refleksle ağızlarına gelen her şeyi emerler. Bebeklerin bu alışkanlığı anne karnında başlar. Bebeklerin doğuştan sahip oldukları en güçlü refleksin, emme refleksi olduğu biliniyor. Bebek yaşamak için emmek zorundadır. Emme aynı zamanda bebek için haz veren bir faaliyet ve psikolojik doyum sağlar. Emme davranışı beslenme amacıyla başlar daha sonra alışkanlık haline gelir. Bebek parmak emmekten haz alır. Bebeğin gördüğü şeyleri emmesi, hem emme iç güdüsünü doyurma hem de dış dünyayı tanıma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu davranışıyla bebek dış dünyayı keşfetmektedir. Büyüdükçe dış dünyayı araştırır, yeni yeni şeyler keşfeder ve bir süre sonra emme davranışından vazgeçer. Çocukların parmaklarının emmelerinin altında psikolojik bir problem aranmamalıdır. Çocuklar bu davranışı diş çıkarırken, uykuya dalarken ya da yeni bir kardeşi olduğu zaman yapabilirler.
Parmak Emme Alışkanlığı
Parmak emme çocuklarda 5 yaşına kadar devam edebilen zararsız bir davranıştır. Fakat 5 yaşından sonraki parmak emme alışkanlığının bebeklik yıllarında alıştığı parmak emme davranışından farklı olacağı ve bu davranışın altında başka mesajlar olabileceği unutulmamalıdır. . İleri ki yaşlarda devam eden parmak emme davranışında mutlaka çocuğun yaşadığı ve üstesinden gelemediği bir durum olduğu mesajını almalıyız. Anne ya da babadan birinin kaybı, boşanma, kardeş doğumu, kıskançlık, anne babanın uzun seyahatlere çıkması ya da ani korku gibi durumlarda davranış tekrar görülmeye başlayabilir.
Çocuklar kendilerini yalnız ve güvensiz hissettiklerinde, yeterli ilgi ve sevgi görmediklerinde kendilerini bu davranışla rahatlatmak ve güvende hissetmek isterler. Parmak emme onların rahatlama ve hissettikleri duyguları ifade etme yoludur. Çocuk bu davranışıyla yardıma, ilgi ve sevgiye ihtiyacı olduğunu ifade eder.
Parmak emme çocukta sağlık sorunlarına yol açar. Dil ve damak yapısında bozulmalarına yol açabilir. Ek olarak dudaklarda çatlama, el ve tırnaklarda enfeksiyon, emilen parmakta incelme ve koyulaşma, ağız ve diş yapısında problemler, temiz olmayan elin ağza alınması ile değişik hastalıkların bulaşması kolaylaşır. Aynı zamanda gelişim açısından çocuğun normal basamaklardan geçerek psikolojik olarak büyüme konusunda bir direnç oluşturabilir. Parmak emme alışkanlığı gece uyurken de devam ediyorsa diş bozulmalarında daha etkili olur ve bunun sonucunda üst çene de darlık yani V şeklinde çene kavisi oluşur.
Çocuklar Neden Parmak Emer?
-Çevrelerinde parmak emmen birilerini model aldıkları zaman
-Yeni kardeşin dünyaya gelmesinde
-Zorlukla karşılaştıklarında utanma, sıkılma ve yorgunluk belirtisi gibi
-Sevgi ve güven eksikliği sonucu kendini değersiz hissetmesi nedeniyle
-Evde yalnız kalması, vakit geçirebileceği bir arkadaşının olmaması gibi can sıkıntısı yaşadığı durumlar nedeniyle
-Aile içi huzursuzluk ve boşanma, sevilen birinin ölümü, yeni bir eve taşınma, hastalanma gibi travmatik olaylarla karşı karşıya kalması
-Annenin aşırı koruyucu tutumu nedeniyle anneye karşı bağımlılık oluşması
-Memeden erken koparılmışsa
-Ek besinlerde zorlanmışsa parmaklarını emer.
Anne Babalar Ne Yapmalıdır?
-Bu alışkanlık çocuğa rahatlama ve güven sağladığı için anne-babalar bu davranışı bir süre görmezden gelmeli, telaşa kapılmadan, sabırla karşılamalı ve bu davranışıyla sürekli ilgilenmemelidir.
-Çocuğunuz uykuya dalma zamanlarında bu davranışı gösteriyorsa, uykuya geçiş zamanında ilgiye ihtiyacı var demektir. Onun için ona masal anlatarak uyumasını sağlamanız, davranış değişikliğine önemli etki yapacaktır.
-Çocuk uykuya geçerken parmak emiyorsa uyuduktan sonra elin ağızdan çekilmesi ve yatarken ele eldiven geçirilmesi uygun olur.
-Parmak emme davranışını gösterdiğinde dikkati başka şeylere çekilerek unutturulmaya çalışılabilir.
ÖRNEĞİN: Eline oyuncak vermek, başka bir faaliyete yöneltme, şarkı ya da tekerleme söyleme gibi…
-Parmak emme çocuğun okula başlamasıyla hızla azalır. Çocuğa mümkün olduğunca sabırlı davranarak, bu alışkanlığın bebekçe bir davranış olduğunu, başkalarının gözüne hoş görünmeyeceği basit bir dille anlatılabilir.
-Çocuk davranışı bırakmadığında hemen hayal kırıklığına uğramayın. Çocuğun uzun bir süre alışkanlıktan vazgeçmesi kolay olmayabilir ve profesyonel desteğe ihtiyacınız olabilir.

TIRNAK YEME

TIRNAK YEME
Ruhsal gerilim, sıkıntı veya saldırganlık duygularının açığa vurulmadığı durumlarda, çocuğun kendi kendine yönelik saldırganlık dürtüsünün bir belirtisi olarak kabul edilir. El ve ayak tırnağını yeme ya da kenarındaki etleri dişlerle koparma koparılan parçayı yutma şeklindeki görülen uzun süre devam eden bir davranış bozukluğudur. Tırnak yeme alışkanlığı genellikle 3-4 yaşlarından sonra görülmeye başlar. Az rastlanan bir durumda olsa çocuklarda 15-20 aylık gibi erken dönemlerde de görülmüştür. Çok sinirli, öfkeli çocuklarda, dişlerin çıkmaya başladığı dönemlerde ve huzursuz çocuklarda daha sık rastlanır.7-8 yaşlarında ve daha ileri yaşlarda da görülebilen tırnak yeme, özellikle çocukların ellerinde herhangi bir iş ya da oyunla uğraşmadığı zamanlarda görülmektedir. Toplumun %33’ünde tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocuk sayısı %40-45’e yükselir. Yani ergenlik çağına doğru çocukların hemen hemen yarısı tırnak yeme davranışı gösterir. Bunun nedeni olarak gençlerin çevreden onay görmemeleri olarak değerlendirilir.
Tırnak yiyen çocukların ailelerinin çoğunda tırnak yiyenlere rastlanmaktadır. Bunun içinde tırnak yemenin bir taklit olduğu ve büyükleri taklit etmek suretiyle öğrenildiği ileri sürülmektedir. Ergenlik çağında sosyal onay görenlerin çoğu bu alışkanlığı terk etmektedir.
Bu alışkanlık şekli çocuklarda genelde uyku bozuklukları ve hareket huzursuzluğuyla beraber bulunur. Çocuk bu yoldan iç huzursuzluğunu boşaltmaya çalışır. Aşırı baskıcı anne-baba veya sert-otoriter anne-babanın etkisinde kalan çocuklarda daha sık rastlanır.
Saklı kalmış bir saldırganlığı yansıttığı kabul edilir. Daha çok kendini suçlayan ve öfkesi içine dönük kişilik yapılarında görülür.
Tırnak yemek bazen ayak parmaklarını ısırmakla ve ayak tırnaklarını el parmaklarıyla yakalama ile ilişkili görülmektedir. Ayak parmağı tırnağının yenilmesi ve ısırılması hemen hemen sadece kızlarda görülmektedir.

TIRNAK YEME DAVRANIŞININ NEDENLERİ?
-Tırnak yeme davranışında öncelikli olarak, anne-baba ve öğretmenlerin davranışa neden olan olayları saptaması gerekir.
-Ailedeki büyüklerde tırnak yiyen varsa çocuk onları taklit eder.
-Gergin ortamlarda büyüyen ve kolayca heyecanlanan çocuklarda daha sık görülür.(Aile geçimsizlikleri, çocuklar yanında anne-baba kavgaları ,çocuğun azarlanması, dövülmesi, başkalarının örnek gösterilmesi, kötülenmesi, horlanması vs.)
-Çocuğun baskı altında yetiştirilmesi, tırnak yeme huyundan vazgeçirmek için uygulanan sert tedbirler, çocuğun kapasitesinden fazla ders, iş ve görevle yükümlü ve sorumlu tutulması (ilköğretim okullarının 1.sınıflarda verilen aşırı ev ödevleri gibi)
-Ergenlik çağındaki gençlerin arkadaşları ve başkaları yanında davranışları bakımından tenkit edilmesi, başkalarıyla kıyaslanması, başkalarına örnek gösterilmesi ve sık sık eleştirilmesidir.
-Mide ve bağırsak bozukluklarından doğan sıkıntılar nedenler arasında sayılabilir.
-Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir. Aile içinde aşırı baskıcı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanması, eleştirilmesi, kıskançlık, yeterli ilgi ve sevgi görememe, sıkıntı ve gerginliktir.
-Anne-baba geçimsizlikleri, sık sık kavga etmesi, ailedeki sorunlar çocuklarda tırnak yeme gibi davranışlara neden olur. Bunun yanı sıra anne-babanın aşırı kaygılı olması, çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması, anne-babanın çocuklar arasında ayrım yapması çocuklar arasında kıskançlığa yol açar. Bu da kendini tırnak yeme olarak gösterir.
-Çocuğu tedirgin eden herhangi bir olay veya çevrede onun için hoşnutsuzluk yaratacak herhangi bir durum bu davranışı göstermesine yol açar.
-Çocuğun stresli ve sinirli olması, kendini yalnız hissetmesi ve bu durumlardan kurtulmak için kendisini avutacak bir durum olarak tırnak yemeyi seçmesi de bir etkendir.

ANNE-BABA NE YAPMALI?
-Çocuğu bu alışkanlığa iten gerginlik ve uyumsuzluk nedenleri iyice araştırılmalı ve bunlar saptanarak çözüm getirilmelidir.
-Çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı yöntemlerin uygulanması yararlı olmamaktadır. Hatta kimi zaman daha ağır duygusal problemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.
-Çocuğu bu alışkanlıktan vazgeçmesi için zorlamamalıdır.
-Çocukları korku, kaygı yaratacak durumlar ve kıskançlığa neden olacak durumlardan uzak tutmak gerekir.
-Küçük çocukların kaygı, korku verici televizyon filmlerini izlemeleri, kavgalı olaylarda bulunmaları çocuğu heyecanlandıracağı için sakıncalıdır.
-Tırnak yiyen çocuklara geceleri eski, hafif, pamuk eldivenleri giydirmek; ayak parmağını yiyenler için uzun pijamalar giydirmek yararlı olur. Çocuk gece tırnaklarını yemek veya ısırmak istediğinde hatırlatıcı olması bakımından yararlı olabilir.
-Parmak ucuna ya da tırnağa acı, zararsız bir madde sürülebilir. Bu hem acıtıcı hem de ağza götürürken hatırlatıcı olması bakımından terk etmede yararlı olabilir. Kızların tırnaklarına oje sürmeye başladıktan sonra tırnak yeme alışkanlıklarını terk ettikleri görülmüştür.

kardeş kıskançlığı

KARDEŞ KISKANÇLIĞI

KARDEŞ KISKANÇLIĞI
Birden fazla çocuğa sahipsiniz. Çocuğunuzun her isteğini yerine getirmeye çalıştığınız halde “Kardeşimi benden daha çok seviyorsun, benim hiçbir isteğimi yerine getirmiyorsun.” gibi suçlamalara çok sık maruz kalıyorsunuz. O önceden kendi kendine yediği yemeği artık sizin yedirmenizi, onunla daha fazla ilgilenmenizi istiyor. Çocuğunuzun kardeşini kıskandığını ve kıskançlığını bu şekilde ortaya koyduğunu anlıyor; fakat kardeşler arası kıskançlık problemlerine neyin sebep olduğunu ve bu problemin önüne nasıl geçeceğinizi bilmiyorsunuz.
Aslında çocuklar bir kardeşlerinin olmasını isterler, ancak kardeş doğumu ile de yoğun bir kıskançlık yaşamaya ve anne-babaları zorlamaya başlarlar. Önceleri sürekli kardeş isteyen bir çocuğun bu isteği gerçekleştikten sonra neden kardeşini kıskandığı, hatta ona düşman gibi davrandığını anlamak oldukça zordur. Oysa bu çocukların süreklilik göstermeyen, değişken olan isteklerini yansıtan, dolayısıyla onların doğasıyla ilgili ipucu veren bir özellikleridir .

KISKANÇLIK KÖTÜ BİR DUYGU MUDUR?
Annelerin genelde “Birbirlerinden nefret ediyorlar, ne yapacağımı şaşırdım.” Dediklerine şahit oluyoruz. Bu sözün altında şu yatıyor : “Kardeşler arasındaki kıskançlığın normal olduğunu biliyorum ama ben ne yapacağımı bilmiyorum.” Kardeşler arasında rekabet olması, bir ödül için birbirleriyle yarışmaları demektir. Burada ödül, anne ve babanın ilgisi ve sevgisidir. Sevgi, yorgunluk, başarı, güven, kızgınlık gibi kıskançlık duygusu da çok normal bir duygudur. Çocuğun hatta yetişkinlerin bile bu duyguyu hissetmelerinde bir yanlış yoktur.

YANLIŞ NEREDE? YANLIŞ OLAN NEDİR?
Konumuz olan kıskançlık duygusu insanın gelişmesi için gereklidir. Bizden üstün olan insanları kıskanarak onların seviyesine yetişmek için var gücümüzle çalışırız. Çocuk için de durum aynıdır. Daha önce kendisine ait olan anne ve baba sevgisinin kardeşe yöneldiğini zanneder. Kıskandığı kardeşinden daha üstün olmaya gayret eder, böylece anne-babanın kardeşe yönelen sevgi ve takdirini tekrar kendi tarafına çekmeye çalışır. Eğer çocuğun kıskançlık duygusunu ifade etmeye izin vermez, kınama ve ayıplama yoluna gidersek kendisini suçlu hissetmesine yol açmış oluruz. Bu durumda çocuk, “kıskanma kötü bir duygu ise, ben kötü bir çocuğum; çünkü kardeşimi kıskanıyorum.” şeklinde bir kanaat geliştirecektir. Kendisini kötü hisseden bir çocuk, kardeşini iyi davranmayı düşünmeyecek, ona karşı düşmanca duygular besleyecektir.

PEKİ KARDEŞİNİ KISKANMAYAN ÇOCUK VAR MIDIR?
Kardeşini kıskanmayan çocuk yoktur. Eğer bu gerçekliği bilirsek, kardeş kıskançlığını önlemek için göstereceğimiz tüm çabaların boşa gideceğini ve kıskançlığı körüklemekten başka bir işe yaramayacağını da anlamış oluruz. Annenin hamile olduğunu fark ettiği veya bir kardeşinin doğacağını duyduğu andan itibaren çocuğun içinde kıskançlık tohumları filizlenmeye başlar. Doğum yaklaştıkça annenin yükü artar, yorgunluk ve halsizlik belirtileri baş gösterir. Çocuğunu kucağına alamaz, eskisi kadar ona zaman ayıramaz. Bebek için iç çamaşırı, kundak, elbise ve yatak takımı gibi ihtiyaçlar satın almakta, hazırlıklar devam etmektedir. Bütün bu gelişmeler ve kendine gösterilen ilginin azalması çocuğu derinden sarsar. Kafası sormaya korktuğu sorularla ve şüphelerle doğar. Annesinin sevgisini denemek için olmadık isteklerde bulunur, huysuzlaşır, mızmızlanır, ağlar. Bu sınamalar karşısında anne memnuniyetsizlik gösterdikçe çocuğun huzursuzluğu artar. Asıl fırtına ise, anne kucağında bir bebekle dönünce kopar. Bazı anne-babalar çocuğun doğacak kardeşine karşı kıskançlığını en aza indirmek için aşırı bir ilgi ve sevgi gösterisine girer. “Sen her zaman bizim biricik çocuğumuz olarak kalacaksın, sana olan sevgimiz hiçbir zaman azalmayacak” derler. Yeni hediyeler alırlar, ayrı odada yatıyor ise kendi yatak odalarına alır, aralarında yatırırlar. Bütün bu çabalara gerek yoktur, çünkü bunlar çocuğun şüphelerini artırır.

KARDEŞLER ARASINDAKİ YAŞ FARKININ KISKANÇLIĞA ETKİSİ VAR MIDIR?
Kıskançlık derecesinde rol oynayan bir başka etken de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerde kıskançlığın görülme sıklığı, yaş farkı fazla olanlara oranla biraz daha yüksektir.
Dışarıdan insanlar ve akrabalar da bazı olumsuz düşüncelerin doğmasına neden olabilirler. Kendisinden büyük bir kız kardeşi olan çocuğa saçlarının neden ablası gibi kıvırcık olmadığını sormak, ablaya da kardeşinin boyunun onu yakaladığını ve yakında onu geçebileceğini söylemek hem gereksiz hem de olumsuz etkileri olan yaklaşımlardır. Çocukların birbirleriyle rekabete girmelerini, kızgınlık duymalarını sağlayabilir.

KARDEŞLER ARASINDAKİ SÜRTÜŞMELER SEBEPLERİNE GÖRE ÜÇ GRUPTA TOPLANIR:
1-) Ana-Baba Tutumunun Yol Açacağı Gereksiz Kardeş Sürtüşmeleri
Anne-babanın kişisel özellikleri ve aralarındaki ilişkinin kardeş sürtüşmelerini azaltma ya da artırma yönünde etkisi vardır. Anne ve baba kendi önceliklerinden vazgeçmede fazla istekli değilse iki kardeş olduğunda, bu iki kardeşe verecekleri ilgi ve zamanın dozu azalır. Anne-babanın ikili ilişkisi, anne-çocuk ve baba-çocuk ilişkisi ile eşit oranda tutulduğu taktirde ilginin bölünmesi durumuyla karşı karşıya kalırız ki bu da bazen tarafların hiçbirinin aldığı ilgiden memnun kalmayıp daha fazlasını talep etmesi ile sonuçlanabilir. Birinci çocuk, anneden ikinci çocuk kadar ilgi istemeye başlayabilir. Bu arada baba da anneden yeterli ilgi almadığını, ihmal edildiğini düşünmeye başlarsa, bir de bu anne bir süre sonra işine dönmek zorunda olan, çalışan bir anneyse baskı hissetmesi normaldir. Zaten bu tip kardeş çatışması durumlarında en çok zarara uğrayanlar genelde annelerdir. Eğer anne ve babada çocuklara daha fazla yönelme durumu varsa, bazen geçici olarak çocukların sorumluluklarının bölüşülmesi (örneğin anne küçük çocuğun zorunlu ihtiyaçlarıyla ilgilenirken, baba da büyük çocuğa ilgi gösterebilir.) sorunu hafifletebilir.
2-) Çocukların Bireysel Özellikleri, Karakter ve Yapı Özelliklerinin Yol Açabileceği Kardeş Çekişmeleri
3 yaşındaki bir çocuğa gösterilmesi gereken ilgiyle, 13 yaşındaki çocuğun ihtiyaç duyduğu ilgi eşit değildir. Dolayısıyla çocuklarımıza gösterilmesi gereken ilgi bir eşitlik ölçüsüyle değil de, denklik ölçüsüyle değerlendirilmelidir. Çocuklarının bireysel özelliklerini, ihtiyaçlarını iyi görebilen ve değerlendirebilen anne-babalar, kardeşler arasındaki çekişmelerin çatışmaya dönüşmesini de engelleyebilirler. Anne ve babanın çocuklarının her birinin neye ne kadar ihtiyacı olduğunu iyi anlaması ve ikisine de ihtiyaçlarının miktarı doğrultusunda yaklaşması çatışmayı azaltır ya da engeller.
3-) Psikolojik Olmayan Diğer Faktörlerin (yaş farkı, cinsiyet farkı gibi) Yol Açacağı Sürtüşmeler

Birbirine çok yakın aralarla doğmuş olan iki kardeşin çatışma ihtimali, uzun aralarla doğmuş olanlara göre daha yüksektir. Bunun sebebi her iki çocuğun da ihtiyaçlarının yoğunluğunun birbirine yakın olmasıdır. Kardeşler arası çekişmelerin fazla yaşanmaması için ideal olan hamilelikler arasında 2-3 yıllık bir süre bırakılmasıdır.
İki çocuğun aynı veya farklı cinsten olması yaş gruplarına göre önem arzeder. Küçük yaşlarda kardeşlerin farklı cinsiyette olması önemli bir unsur değilken, bebeklikten çıktıkça ve yaş büyüdükçe bu cinsiyet farklılığı önem kazanır. Aynı cinsiyetten olan çocuklar arasında rekabetin daha fazla olacağı görüşü yaygın olsa da, farklı cinsiyetler arasında çatışmanın daha fazla olduğu yolunda sonuçlar vardır.
Kardeşler arasındaki yaş farkının 5-7’ yi aşması da kuşak farklılığına neden olabilir. Bu sefer de çatışmadan ziyade ezme ve yönetme ilişkisi işin içine girer.

ÇOCUKLAR NEDEN KISKANIRLAR?
•Doğal bir duygu olan kıskançlık, sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanır. O ana kadar kendine yöneltilen ilgi ve dikkatin kardeşine yöneltilmesinde doğan rahatsızlık en temel nedendir. Kardeşin doğmasıyla birlikte ona ayrılan zamanın azalması çocukta, bebeğe karşı gibi görünen ama aslında ana babaya karşı olan kızgınlık, kırgınlık gibi duyguların gelişmesine neden olabilir. Çocuk kendini terk edilmiş, güvensiz ve desteksiz hissetmeye başlar.
•Kıskançlık derecesinde rol oynayan bir başka etken de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerde kıskançlığın görülme sıklığı, yaş farkı fazla olanlara oranla biraz daha yüksektir.
•Cinsiyete göre de bazı farklılıklar yaşanabilir; çocuk kız ve doğan kardeş erkek ise, ana-babanın kendi cinsiyetinden hoşnut olmadığını düşünebilir. Ailelerin cinsiyete ilişkin tercihi varsa ve bunu yansıtıyorlarsa, cinsiyete göre kıskançlık yaşanması kaçınılmaz hale gelir.
•Bazı çocuklar mizaçlarından dolayı daha kıskançtırlar.

ÇOCUKLAR KARDEŞLERİNİ KISKANDIKLARINDA NASIL DAVRANIRLAR?
•Kardeş kıskançlığı; kendine acıma, üzüntü, küçük düşme korkusu, can sıkıntısı, öfke, nefret ve intikam alma düşüncelerinin yanı sıra sevgi, koruma ve yakınlık hissetme isteği gibi karışık duyguların bir bileşiminden oluşmaktadır. Bu duyguların en etkili olanları öfke, kendine acıma ve üzüntü duygularıdır.
•Çocuk o güne kadar evde kendisi ilgi ve sevgi odağıyken birden ikinci plana itilmiş gibidir. Artık anne babasının ve diğer yakınlarının sevgi ve ilgisini kardeşiyle paylaşmak durumundadır. Sevilmediği düşüncesiyle anneden tamamen uzaklaşır; içe kapanır, yemek yememeye ve zayıflamaya başlayabilir, sessizleşebilir.
•Kabus gördüklerini, çişlerinin geldiğini bahane ederek ilgiyi kendi üzerlerine çekmeye çalışırlar. Altını ıslatma, parmak emme, bebeksi konuşma gibi davranışlarla önceki gelişim evresine gerileme görülebilir. Anne babasından daha önce istemediği şeyleri isteyebilir. “Benim de altımı bağlayın, ayağınızda sallayın, bana annem yedirsin…” gibi
•Hem gün içinde hem de geceleri aşırı sinirli olurlar. Huzursuz bir görünümleri vardır, sakinleşmekte zorlanır ve kimi zaman çevrelerindeki insanlara öfkeli davranabilirler. Kendilerine ya da eşyalarına yönelik saldırgan davranışlarda bulunabilirler. Çevrelerindeki insanlara vurarak, tekme atarak hırsını ve öfkesini boşaltmaya çalışabilir.
•Uyku düzeni bozulabilir. Uyku saatlerine itiraz edebilir. Anne ve babayla uyumak isteyebilir.
•Evden ayrılmayı reddetmekle birlikte (Örneğin; okula gitmek istememe); fiziksel bir rahatsızlığı olmadığı halde baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler, huzursuzluk, isteksizlik ve diğer stres belirtileri sık sık gözlenebilir.
•Yeni bir kardeşin doğumu çocukta ilgi ve koruyuculuk, sıkıntı ve kıskançlık gibi çelişkili duygular yaşanmasına neden olur. Artık eskisi kadar sevilmeyeceği korkusu daha anne hamileyken başlayabilir. Son aylarda annenin yorgun, isteksiz ve yeni gelecek kardeşin hazırlıkları ile uğraşıyor olması çocuğun huysuzlaşıp, anneden ayrılmak istememesine neden olabilir.
•Çocuk sık sık kardeşine olan öfkesini dile getirebilir. Bazı çocuklar kıskançlık duygularını açıkça ortaya koyarak kardeşine vurma, onun oyuncağını kırma, “Ondan nefret ediyorum.” deme gibi davranışlar gösterirken bazıları da bu duygularını bastırır ve aşırı sevgi gösterirler. Bu davranışın altında çoğu zaman ana-babanın sevgisini kaybetme, tepki gösterme korkusu yatar.
•Yeni doğan kardeşinin canını yakabilir ve zarar verebilir. Isırmak, çimdiklemek, itmek, kucağından düşürmek… gibi.
•Annesinin yeni doğan bebekle ilgilenmesini engellemek için elinden geleni yapabilir.
•Çocuk eve yeni gelen kardeşiyle hiç ilgilenmeyebilir. Sanki evde hiç kardeşi yokmuş gibi davranabilir.
•Anne babaya sık sık onu sevip sevmediklerini sorma ve sevgilerinden bir türlü emin olmama yaşanabilir. Anne ve babasına “Artık beni sevmiyorsunuz, onu daha çok seviyorsunuz.” gibi isyanlarda bulunabilir.
•Çocuk büyüdükçe kardeşiyle alay etmek, onunla oyun oynamamak, oyuncaklarını paylaşmamak, her fırsatta kavga çıkarmak, yalana başvurmak gibi davranışlarla da kıskançlığını gösterebilir.
!!! Çocuğunuzda gördüğünüz bu davranışlar aslında kardeşine zarar verme isteği değildir. Sadece içinde hissettiği kardeş kıskançlığıyla baş etme çabasıdır. Bu çaba içindeki çocuğa anne ve babanın olumlu yaklaşımı, kardeş kıskançlığının etkilerini azaltmada çok önemlidir.

İLK ÇOCUĞU YENİ BİR KARDEŞİ OLACAĞI FİKRİNE ALIŞTIRMAK İÇİN NELER YAPILABİLİR?
1. “Senin çocuk olduğunu unutmayacağız.” garantisini davranışlarımızla vermemiz faydalı olur. Kardeşi doğmadan önce ona anlayabileceği bir dilde aileye yeni bir üyenin geleceği, evdeki ortamın her zamankinden daha heyecanlı ve karışık olabileceği, örneğin eve sık sık misafirlerin gelip gideceği, annenin hem yorgun hem de bebekle daha çok vakit geçirmek zorunda kalacağı, çünkü küçük bir bebeğin gereksinimleri olduğu ama aynı şeylerin o doğduğunda da yaşandığı ve her şeyin zamanla tekrar düzene gireceği anlatılabilir. Böylece çocuk psikolojik olarak daha hazırlıklı olacaktır.
2. Öncelikle rahat olmaya gayret edin. Çocuklar etraflarındaki yetişkinlerin davranışlarından etkilenirler. Büyük çocuğunuzun kardeşine nasıl tepki göstereceği konusunda endişeliyseniz çocuğunuz da gergin olacaktır.
3. Çocuğa somutlaştıramayacağı şeyler söylemeyin. “Sakın endişelenme, seni de bebek kadar seveceğiz.” cümlesi iyi niyetli olsa da çocuğun anne babanın sevgisi için kardeşle yarışmasına yol açar.
4. Hamilelik döneminde babası ya da başka bir aile üyesi büyük çocuğun bakımıyla ilgili yemek yedirme, banyo yaptırma, uyutma gibi işlere başlayabilir. Böylece anne hastanedeyken ya da bebekle meşgulken çocuk kendini ihmal edilmiş hissetmez ve yaşantısının değiştiği fikrine kapılmaz.
5. Anne-babanın aralarında işbölümü yapması, anne yeni bebekle ilgilenirken, babanın diğer çocukla ilgilenmesi, çocuğun kendisiyle de ilgilenildiğini hissetmesini sağlar.
6. Anne baba, çocuğa “Kardeşin doğdu ama senin dünyanda değişen bir şey yok. Sana olan sevgimizde bir azalma yok.” mesajını sadece sözcüklerle değil davranışlarla da iletmelidir. Bu da ancak çocuğa zaman ayırmaya devam ederek, onunla konuşarak, onunla ortak faaliyetlere girerek ve ona sorumluluk vererek olur
7. Kıskanan çocukla mümkün olduğunca nitelikli zaman geçirilmeye çalışılmalı, daha önce yapmaktan hoşlandığı alışkanlıklarını gerçekleştirmesine olanak verilmelidir.
8. Yeni doğan bebeğe aşırı sevgi gösterisinde bulunmak yerine, var olan sevgiyi ilk andan itibaren paylaştırabilmeyi hedeflemek daha doğru olacaktır. Bebeğe sevgi gösterdikten hemen sonra panik içinde çocuğa da aynı şeyi yapmaya çalışmak, doğallığın kaybolmasına neden olacaktır.

FAKAT BİZLERİN DIŞINDA OLAN YANİ DIŞARIDAN İNSANLAR VAR. BU İNSANLARIN ÇOCUKLAR ÜZERİNDE OLUMSUZ ETKİLERİ OLABİLİYOR. NELER YAPMALIYIZ?
En iyi niyetli misafirler bile sadece bebekle ilgilenip büyük çocuğu unutma eğilimi içindedirler. Yakınların yalnızca bebekle ilgilenmemelerini, büyük çocuğa da alışık olduğu tarzda ilgi ve sevgi göstermelerini söylemek, “Kardeşin doğunca senin pabucun dama atıldı” gibi sözler söylememeleri konusunda uyarmak işe yarayacaktır. Eve yeni bebeği görmek üzere konuklar geldiği zamanlarda, büyük kardeşle özellikle ilgilenin. Bebeğe getirilen hediyeleri onun açmasına, konuklara bebek odasını gezdirmesine izin verin.

Bebek için söylenen “Ne kadar yaramaz, sürekli ağlıyor ve beni yoruyor. Oysa ben seni daha çok seviyorum.” gibi bir cümle çocuk tarafından inandırıcı bulunmayıp, çocuğun size olan güvenini zedeleyecektir.

ANNE BABA OLARAK NELER YAPABİLİRSİNİZ?
Bebeğe sürekli “bebek” demek yerine doğrudan adını söylemeye başlamak canlı bir varlık olduğunu anımsatacaktır.
Bebeğe “benim” değil “bizim” diye hitap etmek çok yerinde olur.
“Sessiz ol, kardeşin uyuyor!” gibi sözlerle çocuğun yaşantısını bebeğe göre ayarlamak kıskançlığı tırmandıracaktır.
Aşırı kaygı içeren tavırlarla çocuğu bebekten uzaklaştırmaya çalışmak, yapılabilecek en büyük hatalardan biri olacaktır.
Kıskanmasın diye çocuğa aşırı hoşgörü göstermek durumu kötüleştirecektir. Örneğin; önceden yalnız yatan çocuğun, anne babasıyla yatmasına izin verilmemelidir. Çocuğa kıskanmasın diye gösterilen aşırı ilgi, bu sefer de kardeşinin onu kıskanmasına neden olabilir.
Bebeğe zarar vermesine izin verilmeyeceği kesin bir dille anlatılmalıdır.
Kardeşe yönelik olumsuz duyguları reddedip önemsememek yerine, onları kabul edip tanımaya çalışın; “Bebeğe bu kadar zaman ayırmam pek hoşuna gitmiyor.” diyerek duygularını ifade etmesini sağlayabilirsiniz.
Kardeşler arasındaki karşılaştırmalardan kaçının. Ancak çocuğun da bir zamanlar küçük bir bebek olduğu, aynı bakım ve özenin kendisine de gösterildiği çocuğa anlatılabilir.
Kardeşiyle ilgili karışık duyguları olan çocukların konu edildiği öyküler anlatmak, anne ya da babanın kendi kardeşiyle ilgili ilk hislerini paylaşması, çocuğun duygularını anlaması ve ifade etmesinde fayda sağlayabilir.
Kardeşini sevmek zorunda olduğu söylenmemeli, “Sen artık ablasın!” diyerek, yaşının üzerinde olgunluk bekleyip onun da hala çocuk olduğu unutulmamalıdır.
Bebeğin gelişiyle birlikte 4-5 yaşlarındaki çocuğu anaokuluna göndermek doğru değildir. Bu durum kardeş kıskançlığını körüklediği gibi çocukta okul sendromunun gelişmesine ve çocuğun içine kapanık ya da saldırgan olmasına yol açabilir.
Ailenin bütün olduğu duygusu herkes tarafından hissedilmelidir. Bunun için bütün ailenin birlikte yapabileceği gezinti, piknik, alışveriş, film izleme gibi etkinliklere yer verilmelidir.
Anne-baba mümkün olan her fırsatta çocukla birebir iletişime geçerse, birlikte ortak faaliyetlerde bulunurlarsa, çocuğa kardeşiyle ve evle ilgili küçük sorumluluklar verilirse çocuk kendini hala güvende ve hala sevilen, önem verilen bir kişi olarak hissedecektir.

ÖNEMLİ NOT: Çocuk kardeşinin canını yaktıysa, görünüşte çok kötü olan bu davranışın gerçekte bebeğe zarar vermek için değil; bir parça düşmanlık içeren bir incelemeden başka bir şey olmadığını bilin. Burada önemli olan aşırı tepki göstermemek, kibarca tepki verip, sinirlenmeden ( yoksa sizi sinirlendirmek için bu davranışı tekrarlayabilir ) uyarıda bulunmaktır. Çocuk mesajı alsa da almasa da iki kardeşi yalnız bırakmamak doğru olacaktır. ( Beş yaşına gelene kadar çocuklar zarar verip vermediklerini kavrayamazlar ).

BEBEKLE İLGİLİ İŞLERDE DİĞER ÇOCUKTAN YARDIM İSTEMEK DOĞRU MUDUR?
Ψ Bebekle ilgili işlerde çocuktan yardım istenebilir. Örneğin, bebeğe isim seçme, biberonunun soğutulması, oyuncak ya da giysi seçimi, bebek odasının düzenlenmesi gibi konularda büyük çocuğun katılımı sağlanabilir. İlgi göstermiyorsa yardımcınız olmaya zorlamayın; yarım ederse mutlu olacağınızı söyleyin ama ısrar etmeyin. Fazla sorumluluk yüklemeyin, uzun süre ikisini yalnız bırakmayın. Kardeşinin giyebileceği, ona küçük gelen giysileri ve oynayabileceği oyuncakları beraber ayırmak işe yarayabilir, fakat vermek istemediği şeyler konusunda zorlanmamalıdır. Kendisine ait sevdiği bir şeyin kardeşine verilmesi çocuğu üzebilir ve kıskançlığını arttırabilir

ÇOCUKLARA EŞİT DAVRANMAK HAKSIZLIK OLUR!!! ADİL DAVRANMALIYIZ

Sevginizin eşit olduğunu göstermek yerine; her çocuğa, birbirinden ayrı olarak, sadece kendisine özel bir sevgi duyulduğunu göstermek daha doğru olacaktır.

Eşit zaman ayırmaya çalışmak yerine, her çocuğa kendi gereksinimine göre zaman ayırmak gerekir. Bebeğin henüz kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar küçük olduğu, dolayısıyla daha çok ilgiye ihtiyacı olduğu belirtilmelidir.

Hediye olsun, kucaklama olsun, çocuklarımıza vereceğimiz şeyin eşitlik açısından değerlendirilmesi gerekmez. Sadece Ece’ ye ayakları büyüdü, yeni spor ayakkabısı alınıyor diye; Ebru’ ya da yeni bir çift alınması gerekmez. Her çocuğun o anki gereksinimlerine göre hareket edin ve hediyeleri çocuğun kardeşine ne alındığına göre değil, özel ilgi alanlarına göre seçin.

Her çocuğunuzla yalnız olarak ilgilenebileceğiniz zamanlar ayarlayın. Çocuklar dikkatiniz için her zaman rekabet etmek zorunda kalmazlarsa, kendilerini başka şeyler için de rekabet etmek zorunda hissetmezler. Bu sayede çocuk statü kaybına uğramadığını fark ederek özgüvenini yitirmeyecektir.

Daha büyük olan çocuğun özel yaşamını koruyun. Her aile bireyinin bazı zamanlarda yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Küçük kardeşinin uyuduğu veya siz ya da bir aile bireyi tarafından oyalandığı bir sırada, daha büyük olan çocuğun her gün belirli bir süre yalnız başına vakit geçirebilmesi, onu daha anlayışlı yapar.

Daha büyük olan çocuğun eşyalarını koruyun. Güvene ihtiyacı vardır

Çocuklarınızın her birinin yaşına uygun etkinlikler ve oyunlar bulmasına yardımcı olun. Böylece oyuna ayak uyduramayan çocuğun diğerlerini kıskanmasına ve oyunu engellemesini önlemiş olursunuz

Çocuklarınızı hiçbir konuda birbiriyle kıyaslamayın. Çocuklarımızın doğru şekilde davranmalarını sağlamak amacıyla “Kardeşin ne kadar uslu, sen neden öyle değilsin” demek, sadece aralarında bir ayrışmaya, rekabete ve belki de düşmanlığa bile yol açar.

KİMSE MÜKEMMEL DEĞİLDİR!
Mükemmel bir anne-baba olmaya çalışmayın. Mükemmel insan olmadığı gibi, mükemmel bir anne baba da yoktur. Mükemmel olmaya çalışan insan, yaptığı iyi şeylerden çok, yaptığı hataları görme ve bunlardan pişmanlık duyma eğilimindedir. Çocuğuna kızgınlıkla cevap veren ve sonra pişman olan çok anne baba vardır. Biraz önce ceza verdiği çocuğunu yanına çağırarak sever, bağrına basar. Bu ikilem karşısında kalan çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez.

SON OLARAK…
Her şeyden önemlisi çocukların anne ve babalarıyla sağlıklı ve pozitif bir iletişim kurmalarıdır. Anne baba olarak yapılması gereken, çocuğa kıskanç olmamayı öğretmek değil, bu duygusunu nasıl ifade edebileceğini öğretmektir. Anne babalar saygı, sevgi ve sorun çözme konularında çocuklarına örnek oldukları sürece, kardeşlik ilişkileri sağlıklı olarak gelişir.

ÇOCUKLARDA MASTÜRBASYON

ÇOCUKLARDA MASTÜRBASYON

Anne babaların korkulu rüyası Mastürbasyon!!!

Çocuğumun acaba cinsel sapkınlığı mı var?

Çocuğum istismara uğramış olabilir mi?

Benim çocuğum sorunlu mu?

Birbiri ardına sıralanan sorular ve son olarak diğerlerinin bu durumdan haberdar olma olasılığının oluşturduğu kaygıyla birlikte çocuğumuzun bu davranışıyla nasıl baş edeceğimizi düşünürüz.

Artan kaygımız ise bu durumu yok sayarak, çocuğumuza engeller koyarak yada fiziksel-sözel şiddet uygulayarak ortadan kaldırmaya çalışmamıza yardım eder. Yasaklar, haramlar, günahlar, ayıplar, ateşe atılma gibi ceza alternatifleri birbirini izler. Ve çocuk ne olduğunu anlayamadan korktuğu için bu davranışı tekrar etmemeye çalışır. Fakat artan ilgi ve merakı nedeniyle bu davranışı gizliden yapmaya devam eder. Bu ise asıl ailenin korkması gereken cinsel gelişim seyrini olumsuz etkileyecek mastürbasyon davranışının kalıcı olmasına neden olur.

Cinselliğe ilişkin kültürel tutumların değişimi ve teknolojinin gelişimiyle beraber çocukların yetişkin cinselliğini fark etme yaşı okul öncesi döneme kadar gerilemiştir. Yani çocuklarımız aslında cinsel içerikli görsellere maruz kalmaktadır. Anne babalar koruyalım derken gelişim seyrinin akışında olan cinsel meraklarını yanlış, ayıp ve sorunlu görerek çocuklarımızın cinsel kimlik kazanma süreci olan bu gelişim dönemini sekteye uğratmaktadır. Anne babaların yanlış tutumu nedeniyle çocukların cinsel gelişim süreçlerinin kalıcı hasarlar aldığını görmekteyim.

Freud’a göre; psikoseksüel kişilik gelişimi yaşamın ilk 5-6 yılında gerçekleşen ve her biri cinsel uyarılmaya duyarlı bir erotojenik bölgeyle temsil edilen üç önemli dönemde gerçekleşmektedir. Bunlar ; oral, anal ve fallik dönemlerdir. Erotojenik bölge, o dönem içerisinde libidonun ( yaşam enerjisi) odaklandığı, cinsel uyarılmaya aşırı duyarlı olan kendisi aracılığıyla haz aranan ve yaşanan beden bölgesi ya da organlardır. Dönem içerisinde erotojenik bölgeyle ilgili haz yaşantılarının aşırı ya da yetersiz olması o döneme takılma ile sonuçlanır. Takılmaya neden olan aşırı ya da yetersiz haz yaşantılarının temel nedenlerinden biri anne baba tutumlarıdır. Aşırı ilgi(şımartma) ya da engelleme birbirinin zıttı olan ancak aynı sonucu doğuran yanlış anne baba tutumlarıdır. Bu tutumlar nedeniyle kişiliğin sağlıklı gelişimi engellenmiş olur.

Burada altını çizmek istediğim mastürbasyon davranışı sorunlu bir davranış değil aksine kendini(bedenini) tanımaya yönelik bir arayıştır. Gelişimin normal seyrinde olduğunun göstergesidir. Anne babaların çocuklarının bu davranışından endişe duymalarının bir diğer nedeni olan yabancıların (diğerlerinin) bu durumdan haberdar olmasıdır. Bu durumun çocuklarını istismara açık hale getirip getirmeyeceği kaygısıdır. Bu kaygıyla baş etmek için görmezden gelmek, yasaklamak, cezalandırmak doğru yöntem değildir. Bunların yerine bu davranışın gelişim sürecinde normal bir eylem olduğunu kabul etmek gerekir. Sonrasında ise; ayıp, yasak, günah demeden bu davranışın ne olduğunu çocukla paylaşmak gerekir. Buradaki paylaşım; yetişkin gözüyle görülen cinselliği anlatmak değil, onun gözüyle görülen cinselliği anlatmaktır. Bu davranışının kendini (bedenini) tanıma çabaları olduğunu, cinsiyet farklılığını öğrenme, cinsel kimliğini kazanma sürecinde normal olduğunu vurgulamak önemlidir. Bunu yaparken dışardaki olumsuz durumlardan çocuğumuzu koruyabilmek için bu sürecin bireysel olduğunu ve mastürbasyon davranışının herhangi bir yabancının yanında yapılmaması gerektiğinin altı çizilmelidir. Örneğin çocuğunuz tuvalet ihtiyacını giderirken kimsenin (anne baba hariç) orada bulunmaması gerektiğini öğrenmiştir. Bu mastürbasyon davranışının da yalnızken giderilmesi gereken davranışlar listesine girdiğini paylaşabilirsiniz. Üzerini değiştirirken, banyo yaparken vb.

Yukarıda belirttiğim gibi sizin gözünüzle görülen cinsellikle çocukların gördüğü şeyin aynı olmadığını bilerek yasaklamalar getirmeden önce tanımasına yardım edin. Bu eylemlerine bir müddet devam edecektir. Fakat okul yaşantısıyla birlikte bu davranış zamanla ortadan kaybolacaktır. Ancak anne baba olarak sizler reddetmeyi engellemeyi tercih ederseniz bu evreye takılacak ve sağlıklı bir kimlik gelişimi yaşanmayacaktır. Unutmayın bir gelişim sürecine ne kadar çok müdahale ederseniz o gelişim alanıyla ilgili o kadar çok sorun yaşarsınız.

SEN ve BEN KALARAK “BİZ”

SEN ve BEN KALARAK “BİZ”

Nasıl da kalbiniz çarpar onu gördüğünde. Saatlerce yüzüne baksanız sıkılmazsınız. Onunla kavuşacağınız anı bekler aynı evde uyuyup uyanacağınız günlerin hayalini kurarsınız. Duygularınızı rahatlıkla ifade ettiğiniz, mutluluktan uçtuğunuz günlerin bitmesinden endişe edersiniz. Karşılıklı sözler verip aynı duygularla heyecanlarla yaşayacağınızı ümit edersiniz.

Halbuki hayat düz bir yoldan ibaret midir ki duygularımızda aynı düzlükte devam etsin. Hayat sürekli bir devinim ve değişim içerisindedir. Etrafımızdaki her şey değişirken biz aynı kalamayız. Bizler aynı kalamazken duygularımız bunu nasıl başarabilir?

Evliliklerinde birkaç yılı devirmiş çiftlerle henüz yeni tanışmış olanların çift ilişkisine yönelik bakış açıları aynı değildir. Başlangıçtaki ümitlerini kaybetmiş tecrübeli çiftler, ilişkiye yeni başlayan çiftleri bitip tükenmek bilmeyen nasihatleriyle onları gerçeğe hazırladıklarını düşünürler. Oysa evlilikte var olan şey ne yoğun aşk duygularıyla yaşanılan çift ilişkisi ne de zamanın geçmesiyle evliliğin aşkı öldürdüğü gerçeğidir. Asıl olan şu ki; önemli olan duygularımızdır. Kimi zaman çağlayarak akabilir kimi zamanda sükunet misali durgun bir su olabilir. Ama önemsenmesi gereken şey nasıl olduğu değil var olabildiğidir.

Çift ilişkisinde en derin yaralar; duyguların ifade edilmesinde ya da edilmemesinde, yok sayılmasında, reddedilmesinde açılıyor. Hayat bu denli değişim içerisindeyken ve zaman durmadan akıp giderken duyguların yaşanma şekilleri elbette ki değişecektir. Sevgi; beklemeksizin yapılan sürprizlerin olduğu yerde hissedilen aşkla, mutfakta senin için yemek yapmasının oluşturduğu mutlulukla, sizin bir parçanız olan yavrunuza bakarken göz göze gelip yüzünüze bir tebessümün yayılmasıyla aynı şeydir. Sevgi; aşktır, mutluluktur, tebessümdür, huzurdur, kırgınlıktır, gözyaşıdır, duadır. Sevginin bin bir türlü hali vardır. Önemli olan sevginin her haliyle karşınızdaki insanla bir arada yaşayabilmektir.

Seviyorum dediğiniz insanları belirli ortamlarda, koşullarda, zamanlarda değil hayatın her anıyla her yerde her durumda ve her şekilde sevin. Çünkü gerçek sevgi; karşınızdaki insanı olduğu gibi değiştirmeden ve onu tüm farklılıklarına rağmen o olduğu için sevmektir.